30 Aralık 2010 Perşembe

Yeni Yıl


Merhaba!

Hani adettendir diyerek yeni yılınızı kutlamak istedim. Her şey gönlünüzce olsun, hep mutlu olun demek işin kolayına kaçmak gibi geldi bana. Ukalalık kabul etmezseniz, bir şeyler söylemek isterim.

Hepimizin sorunları, dertleri var. Onları kâh gözümüzde büyütüyoruz, kâh içimizde. İçimizde bir yerde gerçeği biliyor, bunlar geçecek, önemsiz desek de şu an itibari ile canımızı yakıyor. Kimimizin sorunu maddî, kimimizinki ruhsal. Maddî sorunların bir şekilde aşılacağına, belki de kendiliğinden çözüleceğine inanıyorum. Lütfen kendinizi bunlar için hırpalamayın.

Bulunduğu nokta itibariyle insanı hep sacayağına benzetirim. Olduğumuz nokta, olduğumuzu sandığımız nokta ve olmayı hayal ettiğimiz nokta. Bu noktalar arasındaki fark ne kadar açık ise içimize batanlar da o kadar derinde ve can yakıcı. Önerecek bir şeyim yok. Şunu yapın, bunu yapın iyi gelir, kendinizi daha güçlü hissedersiniz demeyeceğim. Sacayağı modelini gördükten sonra zaten ne yapmanız gerektiğini en iyi sizler bilirsiniz.

Kainatın merkezinde sen varsın. Sen olmadıktan sonra hiç bir şeyin anlamı ve değeri yok. Hayatının merkezine kendini koy. Seni daha değerli kılacak olanlarla görüş, seni daha mutlu edecek olanlara da sana yaklaşmasına müsaade et. Geri kalan tüm insanlık senin için figüranlardan ibaret.

Sözlerim ne hayatın sırrıdır ne de ben biliyorum siz bilmiyorsunuz kıvamındadır. Sadece yeni yılınız kutlu olsun lafının biraz süslenmişidir.

Hepinize iyi seneler.

nesimi

Blogları karıştırıyorum. Kimi cümle kurmayı beceremiyor, kimi anlatmayı beceremiyor. Kimi blogta görsel rezalet. Dolana dolana B.'yi buldum. Eylül ortasıydı sanırım. Amanın o nasıl keyifli bir yazı öyle. Kadının melodisi olacak demiştim ya, bu kızın da yazılarında öyle tatlı bir melodi. Haydi baştan dedim. En baştan okumaya başladım. Bir müddet sonra fark ettim ki yorumları okumak da çoook keyifli. Çok dikkatimi çeken yorum sahiplerinin bloglarına da baktım.

Neyse lafı uzatmiim. Üç kişi çok dikkatimi çekti yorum yapanların içinde. King, Ayu ve nesimi. Konu nesimi olduğu için diğerlerini geçiyorum. Daha ilk yorumu ile kesif bir testesteron kokusu kapladı ortalığı. Kullandığı dil bana aşina, tasavvuf ile ilgili ve kullandığı mahlaz çok manalı (engin deniz). Bloğuna seğirttim hemen. Yoktu bloğu! Oysa ne isterdim onu okumayı, tanımayı. Ara ara gidip baktım bloğuna, o da benim ara ara geldiğimi biliyormuş gibi ara ara yazdı, ara ara sildi. Yapma nesimi! Kızıyorum valla sana.

Engin Deniz neden nesimi oldu bilmiyorum ama nesimi olduğunu fark ettiğim gün, aklıma ak saçlı, ak sakallı (böyle 3 numara sakallar), kapkara gözler ile etrafa ışıl ışıl bakan bir melami şeyhi geldi gözlerimin önüne. Böyle gitsem görsem, elini eteğini öpsem, derinlerden anlat desem, bana otur evladım dese diye düşündüm, cesaret edemedim. Nasıl cesaret edicem ki? Ben böyle ak bir adam düşlerken, o karabatak gibi bir kayboluyor bir görünüyor.

Ama umudum var, bir gün görücem ve elini öpücem. Onda bir hazine olduğundan eminim. Belki lütfeder de o hazinenin ışıltısını görebilirim.

"Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim."


29 Aralık 2010 Çarşamba

Katil


Kuşadası'nda sahilde bir ilkokul var. Adı Mahmut Esat Bozkurt. Oradan mezun oldum. İki katlı güzel bir mimarisi olan eski bir bina. Tahta merdivenler, tahta zemin. Karşısında sahil, sahilin etrafında dizilmiş bir kaç lokanta. İskeleye doğru giden tarafta bir kaç balıkçı kulübesi dizili. Hep oralara gider balıkçıları izlerdim. Hasar görmüş ağlarını tamir ederlerdi. Elleri öyle bir hızla çalışırdı ki asla göremezdim ne yaptıklarını. Saatlerce izlerdim onları. Kocaman bir sepetleri vardı. Sepetin ağzında mantar yapıştırmışlar, içinde belki kilometrelerce misina, belli aralıklarla bu misinalara ek yapmışlar, eklerin ucuna da minicik oltaları bağlayıp sepetin kenarındaki mantara iliştirip telaşlı bir hazırlık yaşarlardı. O telaşlarını, telaşlarının içindeki şaşmaz keskinlikte ellerinin işleyişini izlemek büyük keyifti benim için. Parakete imiş bu yaptıkları sepetin adı.


Bir gün bir misina aldım birinden, ucuna da olta bağlattım. Para bile almadı benden balıkçı. Çocuk sevindiriyordu en nihayetinde. O coşku ile iskeleye gittim. Niyetim balık tutmak. O dönem bizler iskeleden denize girebiliyoruz, kimse bişi demiyor. Şimdi pasaport istiyorlar. :( Çok derin orası, iskeleden baktığımızda en derinlerde benim boyumda kocaman balıklar yüzüyor. Aç gözlülükle onları tutma hevesindeyim. İskelenin denizden yüksekliği öyle fazla da değil 3 bilemedin 4 metre.  Elimdeki misinanın boyu 2 bilemedin 3 metre. :)) Deniz seviyesine kadar inen bir basamak var. İnip yanımda getirdiğim ekmeği ıslatıp hamur yaparak balık yemi yaptım. Olta suya girince beceriksizce iliştirilmiş ekmek dağılıyor denize karışıyor, derinlerdeki o kocaman balıklar tenezzül edip yüzeye gelmiyordu. Ufak tefek balıklar yok ortalıkta. Getirdiğim yemlik ekmeği tüketince, aldım değerli oltamı kayalıklara seğirttim. Yemsiz memsiz attım oltamı bekliyorum. Etraftaki çocuklar dalga geçiyorlar yemim yok diye. Bir balık tuttum, şimdi düşünüyorum da, 2 santim ya var ya yok. Ama o zamanki çocuk bakışıma göre o kocaman bir torikti... Hayatımda avlanma gayesi ile ilk can alışım budur.

Yıllar sonra lise çağlarındayken, köyde teyzemin oğlu ile dağda geziyoruz. Av tüfeğini verdi bana atış yapayım diye. Bir çalıya ateş ettiğimi hatırlıyorum. O gürültü, hedefte bir canlı olsaydı başına gelecek olanları düşündüm. Sevmedim.

Puslu hatıralarımı deşelediğimde bir kaç deniz canlısının dışında can almadığımı görüyorum. Avlanmak, bir canlıyı öldürmek hiç cazip gelmedi bana. Kurbanda bile kesilen hayvanların kesim anını izlemek istemezdim. Bu hayata duyduğum saygı mı yoksa başka bir şey mi diye de hiç sorgulamadım. Sevmedim sadece...

Lisede atletik oluşum, takdir ve teşekkürler ile sınıfları geçişim milli güvenlik hocamızın dikkatini çekmiş, bana harp okulu girişi için evraklar vermişti. Hepsini doldurdum. Teslim edip sınavlara giricem. Teslim etmedim. Sınavlara girmek istemedim. Nedenini sorduğunda "Emir altına girmek istemiyorum." demiştim. Oysa aklımdaki gerçek cevabı, kendi halinden utanmasın diye söylememiştim. Ben profesyonel katil olmak istememiştim. Hepsi bu.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Dostlar Beni Hatırlasın

Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.

Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak,
Dostlar beni hatırlasın.

Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek,
Dostlar beni hatırlasın.

Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın

Aşık Veysel

23 Aralık 2010 Perşembe

Yaşasın Yemek Yemek


Yaren, ufaklık, birader Aydın'da asker arkadaşımın evindeyiz. Hadi dedik Kuşadası'na gidelim. Hem denize girer hem etraftaki hatunlara bakar gözümüz gönlümüz açılır dedik.  Gittik denize girdik, dolaştık, vitrinlere baktık. Bu arada haberiniz olsun Kuşadası'ndaki esnaf tam dayaklık. Saygısız, seviyesiz, terbiyesiz, ilgisiz. Varsa yoksa yabancılar, Türk olduğunuzu anladıkları an cebinizdeki paraya bile ilgileri kalmıyor.

Akşamı ettik, eve dönücez. Asker arkadaşım telefon edip eşini aradı. Telefonu kapatıp "Beyler evde taze fasulye var yemekte!" demesi hepimizi derin bir kasvete bürüdü. Hiç birimizin canı eve gitmek istemiyor. Hepimiz açız. Kuşadası'ndan çıktık, Söke'ye doğru gidiyoruz. Kuşadası Söke arası 20 km. Yolun yarısı boyunca bir rampa çıkıyorsun, geri kalan yarısında da o rampayı iniyorsun. Kısacası bir dağ aşıyorsun. Tam tepede bir Yörük köyü, adı Yaylaköy. Bir kaç lokanta falan var orada. Birader cırladı "Bi duralım da şurada sac böreği yeriz, ayran içeriz" dedi. Girdik birine.


Büyükçe bir oda şeklinde bir lokanta, içeride bizim ocak dediğimiz şömineler var bir duvarda dizili. Her birinde kocaman çotuklar yanıyor, üstlerine de saclar atılmış. Hoş bir duman kokusu, zeytin ağacının yanık kokusu, tereyağ kokusu, peynir, ot kokuları ortamı şenlendiriyor.

Ben her zamanki gibi peynirli istedim, birader otlu istedi, ufaklık kaşarlı istedi, yaren galiba patatesli istedi. 50 santim çapında kocaman gözleme tarzı incecik börekler bunlar. İçleri çakılı malzeme dolu. Bizde adettir, herkes birbirinin yemeğinden tadar. Bi anda havada börek parçaları uçuşmaya, eller kollar birbirine karışmaya başladı. Neredeyse hepimiz börekleri yarılamıştık. Hepimiz memnunuz, evdeki taze fasulyeden yırttık sevinci, aç karnımızı doyurma keyfi, muhteşem ege usülü sac böreği yeme ayrıcalığı. Hepsi bir arada. Nasıl mutluyuz nasıl mutluyuz...

Mutluluğumuzu şerefsizce, namussuzca, düşüncesizce esen rüzgar bi anda paramparça etti. Gittiğimiz lokanta 3-4 lokantanın bir arada olduğu yol kenarı ceplerinden biri. Rüzgar yan lokantadan bize doğru esince benim keyfim de mutluluğum da ağzımın tadı da kaçıverdi. Kafamı kaldırıp baktığımda herkesin ağzındaki lokma büyümüş, herkesi bi keyifsiz gördüm. Rüzgarda mis gibi et kokusu! Öyle garson falan yok. Pişiren de servis yapan da köy halkından. Çağırdım bize servis yapanı, "Et de yapıyonuz mu siz?" dedim umutla, hevesle. Verdiği cevap hevesimi kursağımda bıraktı kelimenin tam anlamı ile.

Börek yarım, gitmiyor. Bir lokma bile daha yiyesim yok. Yok yaa dedim kendi kendime duramıycam. Kalktım yan lokantaya geçtim.

Dışarıda kocaman bir mangal kurmuşlar, içeride kasap reyonu, yine deminki lokantadaki gibi duvarın birine boydan boya ocaklar, ortada manavvari bişiler...

"Selamun aleyküm. Üstad açıksınız di mi daha", "Aleyküm selam, açığız beyim açığız. Müşteri olduktan sonra kapamayız." Girdim içeri kasap reyonunu inceliyorum. Aman Allah'ım o ne güzel etler öyle. Saf saf dizilmiş kıpkırmızı dana etleri, bonfileler biftekler. Yanında özenle sıralanmış kuzu etleri, kavurmalık, şişlik, pirzolalar, kollar, butlar, üff. Bunların önünde sucuklar ile aramdaki set beni rahatsız bile etmedi ki ben sınırları sevmem. :)) En sonda da köfteler...

"Üstad meraba ne yicez biz?" "Beyim ne istersen işte hepsi burda." "Yok yok, illa de bişi. Ne yicez, sen olsan ne yerdin?" "Bak ben sana o zaman pirzola veriim, bi de şiş?" "Tamam beş kişiyim ben, hazırla sen etleri geliyorum. Rakı var mı burada?" " Etleri hazırlıyorum beyim, ama bizde rakı yok. Rakıyı diğer lokantada veriyoz. Buranın alkol izni yok."

Döndüm o kıytırık sac börekli masaya (manyak ya sac böreğine bile kıytırık diyip çamur attım, şimdi olsa keşke). Beni hepsi bilir tanır, hepsinin yüzünde muzip bir tebessüm, e söylemedin mi etleri kalkıp gitmiyoz mu sorusu ile dolu muzip bakış. Yine çağırdım ben servis yapanı, "Abla biz et yicez, sen bunları bize paket yapsan, ayıp olmaz di mi sana?" "Yok yok ne ayıp olacak, Ha onlar ha biz. Hepimiz biriz burada". Toparlandık geçtik yan lokantaya...

Abartmiim 5 kilo civarı et yedik. Off offf offf! O şişler, pirzolalar, sucuklar... Anlatayım diyorum ama yok bööle bişi anlatılır gibi değil. Bak yine ağzım sulandı. Ayran da nefis bu arada. Özlemişim bak oraları, bekle Çavuşum geliyom. :))

Aslında biz o akşam efendi efendi taze fasulyemizi yiyecektik. Biraderin sac böreği lafı bizi bir kez, esen rüzgar da ikinci kez günaha soktu. :)) Mutlu muyduk? Heeem de nasıl mutluyduk. Eve karnı tok dönen beş erkek. :))

22 Aralık 2010 Çarşamba

Röportaj

Geçen kapı çaldı, "Gir!" dedim. Benim kapım hiç kilitli olmaz, itince açılır girersiniz. Kapı açıldı, baktım içeri gençten yakışıklı bir delikanlı girdi. "Abi meraba, ben şey için gelmiştim." süklüm püklüm konuşcam diye ezilip büzülüyor. Gariban ya dedim kendi kendime. "Ne var evladım? Bu utangaçlık ne? Gel hele otur şöyle." bi de çay söyledim, rahatlasın da derdini rahatça anlatsın istedim. Röportaj yapmakmış niyeti. Tersledim gönderdim. Baktım gitmiyor. Neymiş efendim yardım kurumlarına bağışlıycakmış geliri. "Darülaceze miyim ben?" dedim yine yolladım. Hala gitmiyor. Ağladı ağlayacak. "Beni sevindirirsin" dedi kıyamadım. Sordu işte bir kaç soru, böyle kainatın sırlarından, insanlığın yaratılışından, öldükten sonra nolcaz falan diye...

Röportajı merak ediyorsanız şurda bi yerde olucaktı...

21 Aralık 2010 Salı

Tatil

Üniversiteden atıldıktan sonra kalakaldım ortada. Ne yapacağımı bilemeden, okullar tatile girmiş ve benim derslerim de azıcık kötüymüş numarası ile memlekete gittim ailemle... Niyetim tatil dönüşü anlatmak durumu. Korkuyorum tabi, ne gerek var o beton yığını yere dönmeye, burada kalalım denmesine. Bu minicik kasabada kalamam, yaşayamam, nefes alamam sanıyorum.


Her gün nişanlıma uğruyor, halini hatrını soruyorum. Biraz sohbet edip kayın validenin elini öpüyor ve ayrılıyorum. Ankara'dan gelirken bizimle birlikte gelen arkadaşımla da Kuşadası, Didim, Selçuk, Akbük, Bodrum yapıyoruz günübirlik.

Bir gün nişanlım cırladı bana, neymiş gittiğimiz yere onu götürmüyor, davet etmiyormuşum. E haklı tabi kız. Niye götürmüyorum ki ben de? "Canım, sen değil miydin geçen sene davet ettiğim hiç bir yere gelmeyen? Her davetime uygun bir kılıf bulup beni reddeden? Bu yaz da davetlerimi ilk başta reddedince, karşında yeterince şebek olduğumu düşünüp sormuyorum artık". Kızdı biraz ama pek de bişi diyemedi. Ne diyecek ki döver gibi doğruları gözüne sokunca?

Bir kaç gün sonra da tatil yerini ayarladık. Bodrum Turgutreis'e bilmem ne kadar mesafede bi site varmış bizim arkadaşlardan birinin. Oraya gidicez. Yakınlarda çadır kurulacak yerler varmış. Niyetimiz çadır kurmak. Bugün ismini bile hatırlamadığım minik bir balıkçı köyünün yanındaydı arkadaşın tatil sitesi. "T.E.K. bişi" sitesi... Hemen yanında Aspad diye bir yer, etrafı demir tellerle çevrili. Gayet güvenli bir mekan, sahibinden izin aldık, çadırı güzel bi ağaç grubunun altına kurduk. Çadır da bildiğiniz köpek çadırı, ayakta duramazsınız içinde, böyle sürünerek giriyorsunuz, iki kişilik bişi. Tek kural, sigara içmemek. Ağaçları yeni dikmişler yanmasınlar diye özeniyorlar. Ha bi de tuvalet için çukur kazmamızı istediler. :))

Sabah tam 8'de güneş çadıra vuruyor. Her sabah tam 8'de ayaktayız. :) Sabahları kalkıyoruz köye gidiyoruz, yolda bir çeşme var durup elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Çadırın etrafında elektrik, su benzeri hiç bir medeniyet işareti yok. Köydeki bir balıkçı kahvesine girip çift kaşarlı domatesli tost ısmarlıyoruz. Yarım ekmekten yapıyorlar tostu. İkişer tane söyleyip su bardağı ile de çayı istiyoruz. Oturduğumuz masadan düşsek doğrudan denizin içinde olacağımız bir masaya kurulup afiyetle yiyoruz. Hayatımda yediğim en güzel kaşarlı tostlar onlardı. Hala daha iyisini yiyemedim.

Kahvaltıyı yapınca da siteye arkadaşın yanına geçiyoruz. Ailecek onlar kahvaltıda iken biz de tuvalet ihtiyacını hallediyoruz. Tuvaletini kullandığımız arkadaş dört kişilik bir aile. Anne, baba, biri erkek biri kız iki kardeş. Kız olan ufak. 15 yaşlarında bıcırık bişi. Yıllar sonra tanıdığım kara gözlümün biraz daha çelimsizi idi. Arkadaş kahvaltısını bitirince inerdik sahile, denize girer, güneşlenirdik. Arada çok sıcaklayınca bir şeyler içerdik. Öğle yemeği zamanı geldiğinde bizim için mutlaka biri yemek ısmarlardı. İki çulsuzu da ağırlayamazsa koca siteye ayıp zaten. Menü hep aynı. Sosisli makarna, bira! Değişen tek şey makarnanın sosundaki ketçap miktarı olurdu. Kilo vermediğim tek tatildir. Ve evet ben hala sevmem makarnayı. Sağ olsunlar 12 gün misafir ettiler bizi. Geceleri nadiren çıktık bişiler yaptık ki paramız bitmesin. Paramız dediğime bakmayın, kıytırık bir motelde üç gün kalacak paramız anca var. :)) İkimizin de derdi kafa dinlemek, tamamen yılın yorgunluğunu atmak, ne kafa ne beden olarak hiç bir aktivite istemiyoruz. Arkadaşım sevgilisinden ayrılmış, ben okuldan atılmışım. Durumdan hiç şikayetçi değiliz yani.

O arada ben de nişanlımdan ayrıldım. Bu başka bir hikaye ola ki bir gün yazarım.

Artık rahat mı battı, kafamız mı dinginleşti, ben nişanlımdan ayrıldığım için yerimde durunamaz mı oldum? Orası belirsiz. Ayrıldık oradan. Antalya'ya geçip arkadaşın sevgilisine bir merhaba demek niyetimiz. Onun da derdi hani tekrar ilişki başlar mı?

Kemer'e geldik, arkadaş telefonla konuştu. Müsait değilmiş kız. Bir otelde animatörlük yapıyor. Akşam üzeri görücez. Bir otelin sahiline kaçak girip denize girdik. Abicim sabahın 10'unda bir deniz bu kadar mı sıcak olur. Resmen hamam. İki de kese atasın gelir. Kaçtık Antalya'ya. Arkadaş biliyormuş, beni kayalık bir yere götürdü. Denize girdik, oyalandık. Çarşıda gezdik falan. Turistler, hareket bi dünya. Her şey güzel gidiyor. Taa ki postaneye girene kadar. Postaneye bi girdik ki püüüüü meğer cehennemde imişiz. Klima bi çalışıyor, püfür püfür. İşimizi bitirip çıktık postaneden, anam sanki kızgın tavada yürüyoruz. Akşamı zor ettik.

Akşam üzeri tekrar geçtik Kemer'e arkadaş kızı gördü, konuştular. Yanıma geldi, hadi baba dedi bitmiş bu iş. Tırmalamanın alemi yok. Bulmuş bile birini. Gidelim. Topu topu bir hafta önce ayrılmışlardı oysa ki...

Kös kös döndük eve. Çok uzun ve sıkıcı bir yolculuktu. İki gün sonra nişanlanmamızın yıldönümü. İçimi sardı bi sıkıntı, anneme dönelim dedim, sıkıldım ben. Topladık eşyaları o gece yola çıktık, Ankara'ya döndük...

Hey Allah'ım ya! Sözüm ona ben size bu akşam askere nasıl gittiğimi anlatacaktım. E napalım bu seferlik böyle olsun. Kıssmetse bir dahaki sefere de onu anlatırım. :))